Skip to content

Dolphinin dünyası

Malı kıymetli olanlardanım ben…

Eşyalarım kıymetlidir.

Kitaplarım, makyaj malzemelerim, giysilerim…

Titizliğimden ötürüdür belkide ya da annemin dediği gibi halama olan benzerliğimden. O da benim gibi hiçbir şeyini atamazmış. Her şeyi değerli pek bir önemliymiş… Zavallı halacığım 25 yaşında gencecik bir kadınken kaybettiği kocasının tek bir eşyasını bile çıkarmamıştı gardırobundan… Kravatına varana kadar saklamıştı her bişeyini… İlerde büyüyecek olan 2 oğluna göstermek içindi belkide… Onlar hatırlamıyor da olsa babalarının bir dönem bu dünyada yaşadığını kanıtlamak için…

Yıllarca annemle mücadele ettim. Çocuk olduğum dönemlerde bana ait olan eşyalarımı başkalarına vermesin diye. Benden 4 yaş küçük bir teyzekızı vardı. Sürekli küçülen elbiselerime talip olan, kendisine verilen her eski elbisemi büyük bir coşkuyla kabul eden kendiyle barışık bir teyzekızı…

Şimdilerde anlatıyor. Üzerimde gördüğü her yeni elbisemi için için beğendiğini, “ nasılsa birkaç yıl sonra Dolfin ablama küçülür, bana verilir yine “ diyerek kendi kendini avuttuğunu…

Canım benim… yokluk içinde büyüyen onun bu sözlerine şimdi iki yetişkin kadın olarak çok gülüyoruz karşılıklı… ama hatırlıyorum kıza sırf her gelişinde eşyalarımı alıp gittiği için ne denli gıcık olduğumu… Bugün konuşurken itiraf ettim. “ Sende her şeyi koşulsuz kabul edip mutlu oluyordun… eee bende küçüktüm o zamanlar, ilkokula gidiyordum daha. Senin bu mutlu halin beni gıcık eder senin yanında annemle yapılan “ elbisemi verme “ kavgasının seni üzmediğini fark edince pek bir sinir olurdum “  diye…

Annem bu eskiyen, küçülen elbiselerimi verme işini öyle çok abartmış ki, o güne dair neredeyse hiçbir şey bırakmamış bana. Bir çift minik patik, bir zıbınlık, süslü el kadar bir elbise olsaydı hazırladığı o çeyiz sandığımda fena mı olurdu şimdi…

Yıllarca teyzemle aynı evde yaşadık. Aynı odayı, aynı dolabı paylaştık. Dağınık, malının kıymetini bilmeyen, giydiği her şeyi buruşturur gibi çıkarıp atan biriydi kendisi… Baktım ki teyzemin misafirliği uzunca bir süre devam edecek hemen koymuştum kurallarımı. “ Senden istediğim tek bir şey var “ demiştim. “ Bu dolaptan iznim olmadan bana ait olan hiçbir şeyimi kullanmak yok! “ Teyzem sözümü dinledi, yıllarca bana sormadan hiçbir şeyime ortak olmadı…

Seneler sonra, evlenip kendi düzeni kurduğunda, dağ gibi çamaşırları itinayla ütülemeyi öğrendiğinde çok kızmıştım kendisine… İşe giderken birlikte kullandığımız odanın bir köşesine atılan pijamasını bile ben kaldırırken kendi evinde eşyasına verdiği önem pek bir dokunmuştu bana. İhanete uğramış gibi hissetmiştim kendimi…

Teyzemin bencilliği, benim evin içersinde tek kız çocuğu şeklinde büyütülüşüm dolayısıyla bana ait olan hiçbir eşyayı başka biriyle paylaşmak zorunda kalmayışım bu hale getirmişti beni belkide…

Annesiyle ortak eşyaları kullanabilen kız arkadaşlarıma özendim yıllarca. Çantasını, makyaj malzemesini, aldığı ipekli bir çorabı, iç çamaşırını… Hep böyle bir annenin yokluğunu çektim kendi içimde…

Birbirimizin zevklerini benimseyemedik yıllarca. O benim ne giymem gerektiğine, ne zaman makyaj malzemesi alıp ne kadarını kullanmam gerektiğine yıllarca karışmaya çalışmışta olsa ben onun olmayan tarzını eleştirmedim hiçbir zaman… Giyinmenin zamanla öğrenilecek bir şey olduğunu kavradıkça, bunun için çevresiyle alakadar olması gerektiğini anladıkça ve almasını istediğim her şey onun tarafından eleştiriye maruz kaldıkça vazgeçtim, kendi haline bıraktım kendisini. Aldığı her şeye “ güzelmiş “ dedim… “ Güle güle kullan, yakışmış “ dedim…

Kendi eşyalarımı başkalarıyla kullanmasını sevmediğim gibi başkalarından istemesini de pek bilmem. Yalnızca çok zorda kaldığım durumlarda ödünç niyetine aldığım nadir şeyler olmuştur… Ama küçük ayaklarım yüzünden kimseden birkaç saatliğine giyebileceğim bir gece ayakkabısı alamadım mesela…

Şimdilerde eskisi kadar kullanmadığım eşyalarıma bağlı biri değilim galiba. Onları rahatlıkla dolabımdan yok edebiliyor varsa ihtiyaç sahibi kişilere gönderebiliyorum.

Eşyasına bu kadar bağlı bir çocukken geçmişine bu kadar bağlı bir genç kadın olmam, bana ait olan anılarımı, beynimin derinliklerindeki hayali bir sandığa saklıyor olmam, zaman zaman çıkartıp havalandırmam, sonrasında yeniden itinayla ait olduğu yerde saklamaya devam ediyor olmam… benim gibiler için olağan bir durum olabilir mi diye ara sıra sorgular oldum kendimi…

Hayali sandığıma en son Çilek’i koydum.

İtinayla yerleştirdim geride bıraktığımız tüm anıları… Bende etkisi devam eden, söylendiği zamanlarda beni mutlu eden her sözcüğü, her davranışı, birlikte yaşanılan tüm anları koyuverdim sandığımın en üst köşesine…

Altta Limon, üstte Çilek… birbirlerinden habersiz korunuyorlar aynı sandığın içersinde…

Uzun zaman sonra seyrettiğim en güzel filmlerden biri.

Oldum olası bu tarz filmlerden hoşlanmışımdır zaten.

Psikolojik- gerilim tarzında olacak.

Karakterler kendi halinde insanlarken birdenbire ekranda büyüyen ve oturduğunuz yerde sizi derin derin düşüncelere gark eden kişiler olacak.

Öyle kan ya da şiddet  olmayacak.

Görülen halüsinasyonlar ve gerçek dünya birbirine karışacak.

Siz seyrederken hangisi gerçek, hangisi hayal bilemeyecek ve karmakarışık olacaksınız.

Sonra kendinizi ana karakterin yerine koyarak düşünür olacaksınız.

O, film boyunca cebelleşirken siz, karakterde kendinizi bulmaya, kendinize ait soruları onun yaşadıklarıyla çözümlemeye çalışacaksınız.

Siyah Kuğu, bu saydıklarımın tümünü kapsıyor. Filme dair çok fazla şey yazmayacağım. Sırf seyretmeyenler için büyüsü bozulmasın diye :)

Gidin, görün, seyredin…

Geçen hafta sonu “ Siyah Kuğu’yu “ seyredince bloğumda balenin tarihçesine dair öncesinde bir bilgi bulunsun dedim. Film ile ilgili görüşlerim daha sonra…

Kadın ve erkeğin birlikte gösteri yaptıkları dans eserlerinde ( buz pateni de dâhil ) genellikle erkekler iri ve atletik yapılı, kadınlar zayıf ve hafiftirler.

Kadınların parmaklarının ucunda dans etmeleri, daha uzun boylu görünmek, aradaki fizik farkını kapatmak kaygısından ileri gelmez. Amaç sadece estetik görünümdür. Erkekler de isteseler bu şekilde dans edebilirler. Ayak yapıları, ağırlıkları bir engel teşkil etmez. Kafkas halk danslarında erkekler parmak uçları üzerinde rahatlıkla dans ederler.
1581 yılının sonbaharında, IV. Henry zamanında, Fransız kraliçesi Loise’in kız kardeşi, Joyeuse Dükü ile evlenecekti. Kralın annesi bu düğünün uzun yıllar unutulmayacak bir festival haline getirilmesini istedi. Zamanın ünlü müzisyeni ve dans ustası Baltazarini di Belgioioso’ya organizasyon görevini verdi. O da ana kraliçeyi hayal kırıklığına uğratmadı.

Louvre Sarayı’nda sahnelenen ve altı saat süren “ Ballet comique de la Reine” isimli, pantomim, şiir, dans karışımı eser dans tarihçileri tarafından balenin doğum tarihi olarak kabul edilir.
Eserin ünü ana kraliçenin teşviki ile tüm Avrupa’ya yayıldı.

Benzer eserler üretildi. Ne var ki 1600’lü yılların sonlarına kadar bale dansı ile gösteri dansı aynı temeller üzerine oturtuldu. Amatörler, sarayda yetişmiş dansçılar ve meydan soytarıları, saray sahnelerinde yan yana dans ediyorlardı.

1713’te Fransa’da Paris Operası ile birlikte ilk dans okulu kuruldu. O güne kadar danslar erkek dansörler üzerine kurulmuş ve geliştirilmişti. Okulla beraber kadın dansçılar da ortaya çıkmaya başladılar. Ancak, uzun, ağır giysileri ve ayakkabıları erkekler gibi serbestçe dans etmelerine imkân vermiyordu.
Sazlı, sözlü, şiirli, atlamalı, sıçramalı bir gösteri olan bale, 1700’lü yıllarda romantik şarkıların bulunmadığı, dansın temel unsur olarak kullanıldığı bir sanata dönüştü. Ağır kostümler, peruklar, maskeler, yüksek topuklu ayakkabılar yavaş yavaş terk edildi.

Romantizm, baleyi 1800’lü yılların başında etkisi altına aldı. Hareketlerde giderek artan akıcılığa, havagazı ile ışıklandırmanın getirdiği kolaylıkların da eklenmesiyle koreografilerde gerçekdışı, gerçeküstü öyküleri, düşleri, hayalleri, hayali yaratıkları, uzak ülkeleri, büyük aşkları sahneye yansıtma imkânı doğdu. Dans daha saf, daha kadınsı bir sanata dönüştü. Sanatçılar zaman zaman bu koreografilere çok uygun gelen parmak ucunda dansı denediler ama bale pabuçları henüz bu tekniğe imkân verecek kadar yumuşak değillerdi.

1827’de Paris Operası’nda muhteşem bir genç kadın, Marie Taglioni ortaya çıktı ve baledeki dans anlayışını, yeni stili ile önemli derecede etkiledi. Taglioni’nin parmak üzerindeki dans stili, dansa daha ruhani, tül kadar hafif, sanki bir başka dünyaya aitmiş gibi, o güne kadar görülmemiş bir hava kattı.

Taglioni bütün Avrupa’da yirmi yıl boyunca dans etti ve dansın kraliçesi olarak kabul edildi. Nazlı görünümü ve olağanüstü dans yeteneğiyle erkek dansçılar karşısında üstünlük sağlayarak “ baş kadın dansçı “ kavramının doğmasına neden olan bu ünlü balerin, beyaz tülden giysileri ve ayaklarının ucunda uçarcasına dans edişiyle balede yeni bir çığır açtı. Romantik balede kadın dansçı, beyaz kısa eteği ile tüy gibi havalanan bir varlık oldu.

Yine de o günlerde hiçbir balerin Taglioni gibi parmak ucunda dans etmeyi başaramıyordu. Bale pabuçları ipek ve satendendi. Uçları da pamuk ve ipekle destekleniyordu ama bu dansçılara parmak ucunda dans edebilme kolaylığını vermiyordu. Bu işe uygun ilk pabuçlar 1800’lü yılların sonlarında İtalya’da yapıldı.

Başlangıçta erkekler bu ayakkabıları giymeyi ve parmaklarının ucunda dans etmeyi kadınsı buldular. Sonucunda da belli bazı hareketleri tek başına yapamayan balerinlerin yardımcısı rolünü kabullenen erkek dansçılar giderek ikinci plana düştüler.

20.yüzyılda balenin Batı dünyasında yayılmasında ve beğenilmesinde en önemli rolü Rusya oynadı.

Balerin Anna Pavlova (1881-1931) 20 yıl boyunca durmadan dünyayı dolaştı. Yaşamının son 20 yılında Avrupa’da temsil veren Serge Diaghilev’in kurduğu (1872-1929) Rus Balesi adlı toplulukta uygulanan çalışma düzeni koreograf sahne tasarımcısı ve besteci arasındaki işbirliğini yoğunlaştırdı.

Rusya baleyi büyük bir sanat yapmayı başarmıştır. Çünkü kendine has bale ekolüne sahip ender bale okullarından biri olan St.Petersburg Bale Tiyatrosu iki asırlık klasik bale geleneklerine bağlı kalarak dünyanın en seçkin bale okulları arasına girmeyi başarmıştır.

Kaynak: http://www.webhatti.com

 

 

 

Çok şeker bir şey değil mi? Çokta süslü üstelik… Adını Pelin koydum…

Yazının başlığı Fransız psikiyatr Jean Cournut’un yazmış olduğu kitaba ait. Yazara göre erkeğin kadına dair korkusu Havva ve Adem’e kadar uzanıyor. Korkuyorlar çünkü kadın doğadır, güçlüdür, gizemlidir ve cinselliği kontrol edilemez.

” Adem mutlu gibiydi, evi, yiyeceği vardı, cennette kendine yetiyordu. Tensel zevkler için kendi kendine doyuma ulaşıyor, düşünsel keyifler için kendi kendine konuşuyordu. O halde sorun yok muydu? Hayır vardı, Adem sıkılıyordu. Bunun üzerine Tanrı Havva’yı yarattı, şaşkınlıkla baktılar birbirlerine, benziyorlardı ama tıpatıp aynı değillerdi. Adem hiç mi hiç anlamıyordu ama en iyisi farklılıkları kabul etmek diye düşündü. O zaman Adem, Havva’ya ev işleriyle uğraşmasını söyledi, bu süre içinde onu koruyacaktı. Ama herşeye rağmen Adem’in içi rahat değildi, güvensizlik duyuyordu. “

Ünlü Fransız psikiyatr Jean Cournut, ” Erkekler Kadınlardan Neden Korkar? ” kitabına böyle başlıyor. Cournut, psikoloji, edebiyat, mitoloji, sosyoloji gibi çeşitli disiplinlerle kitabın başlığındaki soruya cevap arıyor. Daha doğrusu Cournet, erkeklerin kadınlardan korktuğundan emin de sebeplerini anlatıyor.

Ona göre ilk sebep, kadınların hayvani, vahşi bir cinselliğin ete kemiğe bürünmüş hali olduğunu düşünmeleri. Dinsel ve sosyal kurumlarında cinselliği bir tehdit, kontrol altına alınması gereken bir tehlike olarak gördüğü düşünüldüğünde, bu korku cisimleşiyor. Erkekler de kadınları tatmin edememekten ve kendilerinden intikam almalarından çekiniyor, sadık olmamalarından ödleri kopuyor.

Bir başka sebep kadınların ölümün, yaşamın ve ” gerçek ” değerlerin sembolü olarak görülmeleri. Kadının doğurganlığı bu korkuda kilit öneme sahip. Kadının manevi gücü, erkeklerin onu şeytansı varlıklar olarak görmelerine sebep oluyor, erkekler kadınların sırları ve tılsımları olduğunu düşünüyorlar, kadınları gizemli buluyorlar.

Cournut’ya göre erkekler, hamileliği ve anneliği kavrayamadıkları için ” babalık ” larından hiç bir zaman emin olamıyorlar.

Peki bütün bu korkular her erkek için geçerli mi?

Derginin seçtiği bazı gazeteci, oyuncu, ilişki danışmanı, bilinçaltı uzmanı ve psikoloğu buna dair pek çok şey söylemiş. Ama ben yalnızca psikolog ile yapılan röportajı olduğu gibi aktarıyorum sizlere…

Psikolog Sinem Demir; bizi belli cevaplara götürecek asıl sorunun ” Hangi erkek, hangi kadından korkar? ” olduğunu belirtiyor. Şehir mitlerinden biridir, erkek, güçlü kadından korkar ve güçlü kadında bu yüzden yalnız kalmaya mahkumdur, ” denir. Doğduğu ilk andan beri ” özellikle erkek olduğu için, en iyiyi, koşulsuz mutlak biçimde herkesten çok hak eden sensin ” denilerek yetiştirilmiş ve bu yetiştirlime tarzını sorgulamadan kabullenmiş bir erkek, elbette er ya da geç kadınlardan korkacaktır.

Demir, bu yetiştirilme tarzının kişiyi bir yönüyle narsistleştirirken, diğer yönüyle olgunlaşmasını engellediğini belirtiyor. Böyle bir erkekse bir yandan kendisine ” en iyi kadını, hem en güzel hem en eğitimli olanı ” arıyor ama onun ” iyi ” unsurlarının, sadece kendi işine yarayacak özellikler olmasını istiyor. Örneğin ılımlı, sessiz, fazla konuşmayan, ” dır dır etmeyen ” bir kadın… Görünüşte bu durumda sorun olmasa da, eğer duygular olgunlaşmamışsa, kişilik de buna göre şekillenmemişse, başlangıçta kadının hoşuna bile gidebilecek ” hanımefendi kadın ” imajı, karşı tarafa yetmemeye başlıyor.

Demir’e göre, ” Bir kadın, en fazla, erkeğe yardımcı olabilecek kadar ” güçlü ” olmalıdır ” diye düşünen bir erkeğin, iş yerinde veya duygusal ilişkide olduğu kadından korkması, tehdit hissetmesi kaçınılmaz. Kadın sürekli ödün verse de yetmiyor, bu sefer de bu kadar ödün verecek kapasitede olması tehdit yaratıyor.

Cournut’ya göre erkekler kadınlardan korksalar da, hatta kıskansalar da, kadınlar üzerinde egemenlik kurmaya çabalıyorlar. bunun için kendilerine makul gerekçeler ileri sürüyorlar, ama egemen oluşun nedenini pek bilmiyorlar. Kimi zaman bunu itiraf ediyorlar, hemen hemen her zaman da inkar ediyorlar.

Demir, belki de bütün dünyadaki kadınların aradığı ” kadından korkmayan erkek’i ” ise şöyle tanımlıyor: ” Kadını fettan, ortalık karıştırıcı bir figür olarak tasavvur etmeyen erkek. ”

Kaynak: Aktüel Dergisi

Benim bir sorunum var. Odaklanamama sorunu..

Bu sorun yıllardır beynime yeni bilgiler depoluyor olmamı engelliyor.
Osmanlıca öğrenmek ya da yeni İngilizce kelimelerin yazılışını,okunuşunu, Türkçe anlamlarını akılda tutabilmek gibi. Gittikçe beni bunaltan ve yeni şeyler öğrenme isteğimi körelten bir problem haline geldi.

Bazı insanlar vardır mesela. Okuduğu kitapların etkilendiği satırlarını olduğu gibi hatırlar ve kullanılması gereken yerlerde satır satır söze dökerler. Buda yetmezmiş gibi hangi yazarın, hangi kitabına ait olduğunu da söylerler.
Benim hiç öyle bir becerim olmadı…

KPSS kursuna başladığım zamanlarda kendi kendimi haftalar öncesinden hazırlamış ” matematiği anlayacağım, bu sefer sınavda en az 10 tane soru yapacağım ” diye şartlandırmaya çalışmıştım. Olmadı tabii.
Matematik öğretmeninin anlattığı her şey çinceydi benim için.

Şimdi düşünüyorum da.. eğer matematiği iyi olan bir öğrenci olabilseydim çok daha güzel bir üniversitede, çok daha umut verici bir bölümde okuyabilirdim belkide.

Bunun psikolojik bir sorun olup olmadığını bilmiyorum aslında. İlkokul öğrencisi olduğumdan beri algısı hep dağınık olan, odaklanma konusunda çok sorun yaşayan ve bundan ötürü kendi dünyamda hep karın ağrısı çeken biri olmuştum ben..

Uzun zamandır kitap okuyamıyorum mesela. Aynı sayfayı bir kaç defa okumak zorunda kalıyorum. Bir sonraki sayfaya geçtiğimde bir önceki sayfada ne yazıldığına dair neredeyse hiç bir fikrim yok. Daha önce hiç olmayan bir şeyi yaşar oldum. Okurken sıkılmak gibi…

Bunun uzun zaman süreceği düşüncesi öyle çok korkutuyor ki beni…Kitap okumak benim herşeyim… Anneme soramadığım ya da arkadaşımla konuşmaya cesaret edemediğim herşeyi okuma merakım sayesinde öğrenen, onlar sayesinde kendi kendini geliştirmeye çalışan bir çocuktum ben.

Harçlıklarımı, kozmetik ürünlerine, kıyafet ya da takılara vermem gereken yaşlarda bile en çok kitap alan ve cüzdanında ne varsa kitaplara harcayan bir ergenlik dönemim olmuştu benim.

Kurduğum cümlelerden, yazdığım kompozisyonlardan bile anlaşılırdı ne denli çok kitap okuduğum. Kitap benim boş zamanımda okuduğum bir şeyde değildi üstelik. Benim okumak için zaman yarattığım önemli bir eylemdi kitap okumak…

Aylar önce İnci Aral’ın, ” Sadakat ” adlı kitabını okurken Çilek buna şahit olmuş ve ” böyle boş şeyleri okuyarak ne kazandırıyorsun kendine Dolfin? ” diye kendince eleştirmişti beni… Sonraki günlerde, büyük bir alışveriş mağazasındaki D&R’lardan birine girdiğimizde 5 dakika sonra ordan ayrılıp beni ve diğer arkadaşı dışarda beklemeyi tercih ettiğini gördüğüm zaman ” kitap sevmeyen, okumanın tadını bilmeyen birini benimde kayıtsız şartsız seviyor olmam ne kadar mümkün? ” diye düşünmeden edememiştim.Yalnızca bilim ya da tarih kitapları okuyarak kendi kendini geliştireceğini sanan bir adamın okuduğum kitaplara burun kıvırıyor oluşu bile çok rahatsız etmişti beni… Aylar sonra bir tartışma esnasında ” duygularını o kadar güzel kelimelere döküyorsun ki, bazen söyleyecek bir söz bulamıyorum ” dediğindeyse bunun daha çok okuduğum kitaplar sayesinde olabileceğini anlamamış olması ayrıca bir küçümseme yaratmıştı içimde. Bir değil, iki değil, binlerce adım ötesinde yürüyen bir Dolfin olduğumu çok daha kolay görebilmiş, yalan değil kendi kendimle gurur duymuştum bende…

Aylardır yazmak istediğim bir romanım var benim. Ama okuyamıyor olduğum gibi yazamaz da oldum artık. Düşüncelerim o kadar dağınık ki… Aklımdan bir sürü sözcükler kurabildiğim, gittiğim her yerde beynimin içersinde sayfalar dolusu şeyler yazabildiğim halde iş PC başına oturup yazmaya gelince şevkimi yitiriveriyorum hemen. Tuhaf bir boşluk oluyor içimde… Hiç bir şeyi tasvir edemediğim, kafamın içindeki tüm imge ve sözcükleri görünmez, duyulmaz hale getirdiğim bir boşluk…

Halbuki yazmak istediğim öyle çok şeyim var ki… Yıllarca kendi dünyamda Limon’u sevmiş olmanın ağır yükünü yazasım var mesela. Sonra kendisinden küçük adamlara aşık olduğu için en yakın çevresinin bile yargıladığı, eleştirdiği kadınları ve üzerlerine çöreklenen toplumsal baskıyı dökesim var sözcüklerime…

Birini tek başına seviyor olmanın zulmünü yazasım var. Sırf aşık olduğu için utanç verici durumlara düşen, normal hayatında aşırı gururluyken ve buna dair kimseye taviz vermezken aşkından ötürü en olmadık durumlara, olaylara, sözcük ya da anlara maruz kalan kadınları yazasım var. Aşkı anlatasım var en çok. Ama en çokta vücudu, ruhu hastalık gibi kaplayan, yıllarca etkisini üzerinden atamayan hastalıklı aşkları…

Buna dair akıl istiyorum sizden. Ne yapmalıyım, nasıl odaklanmalı ve zihnimdeki her şeyi ne şekilde kağıda dökmeliyim bilmek istiyorum. Çıkış yolu arıyor, ama aylardır bulamıyorum bir türlü…

Sıkıldım, bunaldım, daraldım!

Zaten geceleri kendi kendine uykuya dalabilen biri değilken artık ilaç aldığım halde zorla uykuya dalan biri haline geldim. O kadar büyük bir volkan var ki içimde… Kaynaya kaynaya köreltti içimi, kor haline getirdi… Yakında patlar diye korkuyorum.

Patlarsa şayet, dilimle çok insanın canını yakıcam, kırıcam… sonrasında ardımada bakmıycam hiç…