Skip to content

Dolphinin dünyası

Ana cadde üzerindeki 2 katlı lokantanın kapısından içeri giriyorum. Kulağımda telefon, uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşımla sohbet etmekteyim. Buna rağmen gözlerimle etrafı tarayıp orda olup olmadığına bakıyorum. Hayır yok! Annesiyle karşılaşıyorum. Biraz samimi, biraz mesafeli bir şekilde selamlaşıyoruz.

Telefonu kapatır kapatmaz havadan sudan konuşmalarımız başlıyor. Sonra ondan açılıyor konu. “ Üst katta… misafirleri var… onlarla görüşüyor “  diyor…  Nedendir bilmem “ oh çok iyi! “ diye bir düşünce geçiyor içimden. Buraya kadar gelmişken onu görecek olma düşüncesi rahatlatıyor beni…

Yarım saat sonra “ güzel şeyler yazmak “ için aldığım küçük defterime günün özetini geçirirken pat diye dibimde bitiyor hemen. “ Kız! Sen ne arıyorsun burada? “ diye soruyor. Aniden karşımda görünce boş bulunup kocaman açılmış gözlerle birlikte ona bakıyorum. Cevabımı beklemeden, doğru düzgün ayağa kalkamadan sarılıyor bana… Başımı, omzu ile boynu arasına gömüyor. Böyle bir karşılamanın şaşkınlığından olsa gerek, düşünmeden konuşuyorum hemen. “ Bu kadar sevineceğini bilseydim daha önce gelirdim “ diyorum. “ Gel tabii “ diyor. Sonra yeniden yukarı çıkıyor ve ekliyor hemen. “ Misafirlerim var üst katta. Görüşürüz sonra… “

Bir sonraki yarım saatim bir türlü gelemeyen arkadaşları beklemekle geçiyor.

Sıkıntı içersinde gözlerim TV’ye takılıyor. Mısır’a dair yaşanan son haberleri dinlemekle oyalıyorum kendimi…

Ufak bir kalabalığın ardında, yeniden merdivenlerden aşağıya inerken görüyorum O’nu. Birlikte dışarı çıkıyorlar. “ Gelmez artık! “ diye düşünürken 1 saate yakın beklediğim dostlarım beliriyor kapıda…

Bir masanın başında, tüm arkadaşlarla birlikte yemek yerken yeniden içeriye giriyor kendisi… Yanımıza geliyor hemen. Sohbet ediyor bizimle… Oturduğum yerden onu seyrediyorum. Ama gözlerim yüzüne dikilmiyor. Bilerek bakmamaya, masadaki varlığının benim için bir anlamı olmayışına inandırmakla meşgulüm kendimi…

Limon’u ya da Çilek’i gördüğüm ilk anda yaşadığım benzeri heyecan dalgası yerleşiyor içime? Bu duygu çok korkutuyor beni. “ Herkese yakınlığını veren Çilek gibi biridir buda. İlgisini farklı manalara çekmek yok! Ya da bundan etkilenip içimdeki dostluk enerjisini ona vermek yok! “ diye telkinde bulunuyorum hemen.

Bir ara telefon numarasını almam gerekiyor kendisinden. Numaramı kaydederken “ ben Mustafa “ diye takılıyorum kendisine… “ Peki “ diyor. Gülerek karşılık veriyor hemen. “ Mustafa diye kaydedeceğim seni… “ sonra birden elime tutuşturuyor küçük bir kalemle kullandığı dokunmatik cep telini. “ Harfler çok küçük… sen yazsana adını “ diyor. Bir an boş bulunup elinden alıyorum kalemi… birkaç saniye sonrasında dank ediyor kafama…

“ Yıllardır bu küçük, kürdan boyundaki kalemiyle kullanmaya alışkın olduğu telefonunun ekranında yazan harf ve rakamları görmüyor olmasına imkan yok!” diye düşünüyorum. Ve birden çığlık atar gibi çemkirmeye yakın bir edayla “ Yalan söyleme istersen! diyorum. “ Adımı anımsamıyorsun ve bana soramadığın içinde ismimi benim yazmamı istiyorsun! “ diyorum. Bozguna uğrayan bir ifadeyle bakıyor yüzüme… Çok sinirleniyorum,  nedendir bilinmez masadaki dostlara yöneliyorum. “ Yöntem harika değil mi? “diye soruyorum hepsine…  ( Hay benim tutamadığım çenem! ) “ İsmi hatırlamıyorsan, telefonu eline verecek, sen yaz istersen ismini “ diyeceksin diyorum. Nasıl mahcup!  Ama başı önünde olan mahcuplardan değil. Dili tatlı ve hafif arsız olan mahcuplardan biri buda. “ Yaaa! “ “ Mazur görsene Dolfin! “ diyor. “ Kafam dolu, aklımda kırk tilki gezinip duruyor “ diyor. “ Hadi ordan! “ diyorum. Yine aynı şekilde kolunu boynuma dolayıp göğsüne bastırıyor beni… “ Dur! “ diyorum, ama dinlemiyor, yeniden yapıyor aynı hareketi… istemediğim halde defalarca göğsüne bastırıp özür diliyor kendince… “ Dur! “ diyorum yine. “ Tamam, yapma artık! “

Anlıyorum artık… beni görür görmez cümlesine neden “ kız “ diyerek başladığını… Çilek’in bana her “ kız “ diye hitabından sonra ona nasıl kızdığımı ve ismimi söylemesi konusunda ısrarcı olup ona söylendiğim anlarımızı hatırlıyorum…

O anda… için için sinirleniyorum beni gördüğü zaman verdiği tepkiye. Evet, samimi bir tepkiydi… eminim bundan… “ Ama yinede.. adını hatırlamadığı bir kadına bu kadar içten davranmasına gerek yoktu. “ diyorum. “ Kimsenin zihninde isim ve görüntümle birlikte neden aynı anda hatırlanamıyorum ki ben! “ diye hayıflanıyorum…

Galiba senden hoşlanıyorum Ömür arkadaş!

Ama beni gördüğün her anda gösterdiğin o samimi tepkiler sonrasında anlıyorum ki, seninle benim aramda bir şeylerin olmasına imkân ve ihtimal yok! Olsaydı güzel olurdu. Çokta iyi gelirdi belki…

Lakin hayatın bana öğrettiği bir şey var:

Bir erkek, bir kadına dostça bir samimiyetle yaklaşıyorsa şayet, ona dokunuyor olmaktan çekinmiyor ve küçük bir kız çocuğunu bağrına basar gibi göğsüne gömüyorsa kendisini, o ikisinin sevgili olması da, romantik bir ilişki yaşaması da neredeyse imkânsız…

“ Erkekler konusunda bana yazılan kaderin içine tüküreyim ben! “ diyorum… “ Gece yatağa girerken Ömür’e dair hissedilen o birkaç kıvılcımı içimde büyütmenin bir manası yok düşüncesine kitlenerek uykuya dalması için izin veriyorum kapanan gözlerime…

Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: