Skip to content

Dolphinin dünyası

Category Archives: Entel Dolphin

Uzun zaman sonra seyrettiğim en güzel filmlerden biri.

Oldum olası bu tarz filmlerden hoşlanmışımdır zaten.

Psikolojik- gerilim tarzında olacak.

Karakterler kendi halinde insanlarken birdenbire ekranda büyüyen ve oturduğunuz yerde sizi derin derin düşüncelere gark eden kişiler olacak.

Öyle kan ya da şiddet  olmayacak.

Görülen halüsinasyonlar ve gerçek dünya birbirine karışacak.

Siz seyrederken hangisi gerçek, hangisi hayal bilemeyecek ve karmakarışık olacaksınız.

Sonra kendinizi ana karakterin yerine koyarak düşünür olacaksınız.

O, film boyunca cebelleşirken siz, karakterde kendinizi bulmaya, kendinize ait soruları onun yaşadıklarıyla çözümlemeye çalışacaksınız.

Siyah Kuğu, bu saydıklarımın tümünü kapsıyor. Filme dair çok fazla şey yazmayacağım. Sırf seyretmeyenler için büyüsü bozulmasın diye :)

Gidin, görün, seyredin…

Geçen hafta sonu “ Siyah Kuğu’yu “ seyredince bloğumda balenin tarihçesine dair öncesinde bir bilgi bulunsun dedim. Film ile ilgili görüşlerim daha sonra…

Kadın ve erkeğin birlikte gösteri yaptıkları dans eserlerinde ( buz pateni de dâhil ) genellikle erkekler iri ve atletik yapılı, kadınlar zayıf ve hafiftirler.

Kadınların parmaklarının ucunda dans etmeleri, daha uzun boylu görünmek, aradaki fizik farkını kapatmak kaygısından ileri gelmez. Amaç sadece estetik görünümdür. Erkekler de isteseler bu şekilde dans edebilirler. Ayak yapıları, ağırlıkları bir engel teşkil etmez. Kafkas halk danslarında erkekler parmak uçları üzerinde rahatlıkla dans ederler.
1581 yılının sonbaharında, IV. Henry zamanında, Fransız kraliçesi Loise’in kız kardeşi, Joyeuse Dükü ile evlenecekti. Kralın annesi bu düğünün uzun yıllar unutulmayacak bir festival haline getirilmesini istedi. Zamanın ünlü müzisyeni ve dans ustası Baltazarini di Belgioioso’ya organizasyon görevini verdi. O da ana kraliçeyi hayal kırıklığına uğratmadı.

Louvre Sarayı’nda sahnelenen ve altı saat süren “ Ballet comique de la Reine” isimli, pantomim, şiir, dans karışımı eser dans tarihçileri tarafından balenin doğum tarihi olarak kabul edilir.
Eserin ünü ana kraliçenin teşviki ile tüm Avrupa’ya yayıldı.

Benzer eserler üretildi. Ne var ki 1600’lü yılların sonlarına kadar bale dansı ile gösteri dansı aynı temeller üzerine oturtuldu. Amatörler, sarayda yetişmiş dansçılar ve meydan soytarıları, saray sahnelerinde yan yana dans ediyorlardı.

1713’te Fransa’da Paris Operası ile birlikte ilk dans okulu kuruldu. O güne kadar danslar erkek dansörler üzerine kurulmuş ve geliştirilmişti. Okulla beraber kadın dansçılar da ortaya çıkmaya başladılar. Ancak, uzun, ağır giysileri ve ayakkabıları erkekler gibi serbestçe dans etmelerine imkân vermiyordu.
Sazlı, sözlü, şiirli, atlamalı, sıçramalı bir gösteri olan bale, 1700’lü yıllarda romantik şarkıların bulunmadığı, dansın temel unsur olarak kullanıldığı bir sanata dönüştü. Ağır kostümler, peruklar, maskeler, yüksek topuklu ayakkabılar yavaş yavaş terk edildi.

Romantizm, baleyi 1800’lü yılların başında etkisi altına aldı. Hareketlerde giderek artan akıcılığa, havagazı ile ışıklandırmanın getirdiği kolaylıkların da eklenmesiyle koreografilerde gerçekdışı, gerçeküstü öyküleri, düşleri, hayalleri, hayali yaratıkları, uzak ülkeleri, büyük aşkları sahneye yansıtma imkânı doğdu. Dans daha saf, daha kadınsı bir sanata dönüştü. Sanatçılar zaman zaman bu koreografilere çok uygun gelen parmak ucunda dansı denediler ama bale pabuçları henüz bu tekniğe imkân verecek kadar yumuşak değillerdi.

1827’de Paris Operası’nda muhteşem bir genç kadın, Marie Taglioni ortaya çıktı ve baledeki dans anlayışını, yeni stili ile önemli derecede etkiledi. Taglioni’nin parmak üzerindeki dans stili, dansa daha ruhani, tül kadar hafif, sanki bir başka dünyaya aitmiş gibi, o güne kadar görülmemiş bir hava kattı.

Taglioni bütün Avrupa’da yirmi yıl boyunca dans etti ve dansın kraliçesi olarak kabul edildi. Nazlı görünümü ve olağanüstü dans yeteneğiyle erkek dansçılar karşısında üstünlük sağlayarak “ baş kadın dansçı “ kavramının doğmasına neden olan bu ünlü balerin, beyaz tülden giysileri ve ayaklarının ucunda uçarcasına dans edişiyle balede yeni bir çığır açtı. Romantik balede kadın dansçı, beyaz kısa eteği ile tüy gibi havalanan bir varlık oldu.

Yine de o günlerde hiçbir balerin Taglioni gibi parmak ucunda dans etmeyi başaramıyordu. Bale pabuçları ipek ve satendendi. Uçları da pamuk ve ipekle destekleniyordu ama bu dansçılara parmak ucunda dans edebilme kolaylığını vermiyordu. Bu işe uygun ilk pabuçlar 1800’lü yılların sonlarında İtalya’da yapıldı.

Başlangıçta erkekler bu ayakkabıları giymeyi ve parmaklarının ucunda dans etmeyi kadınsı buldular. Sonucunda da belli bazı hareketleri tek başına yapamayan balerinlerin yardımcısı rolünü kabullenen erkek dansçılar giderek ikinci plana düştüler.

20.yüzyılda balenin Batı dünyasında yayılmasında ve beğenilmesinde en önemli rolü Rusya oynadı.

Balerin Anna Pavlova (1881-1931) 20 yıl boyunca durmadan dünyayı dolaştı. Yaşamının son 20 yılında Avrupa’da temsil veren Serge Diaghilev’in kurduğu (1872-1929) Rus Balesi adlı toplulukta uygulanan çalışma düzeni koreograf sahne tasarımcısı ve besteci arasındaki işbirliğini yoğunlaştırdı.

Rusya baleyi büyük bir sanat yapmayı başarmıştır. Çünkü kendine has bale ekolüne sahip ender bale okullarından biri olan St.Petersburg Bale Tiyatrosu iki asırlık klasik bale geleneklerine bağlı kalarak dünyanın en seçkin bale okulları arasına girmeyi başarmıştır.

Kaynak: http://www.webhatti.com

 

 

 

Yazının başlığı Fransız psikiyatr Jean Cournut’un yazmış olduğu kitaba ait. Yazara göre erkeğin kadına dair korkusu Havva ve Adem’e kadar uzanıyor. Korkuyorlar çünkü kadın doğadır, güçlüdür, gizemlidir ve cinselliği kontrol edilemez.

” Adem mutlu gibiydi, evi, yiyeceği vardı, cennette kendine yetiyordu. Tensel zevkler için kendi kendine doyuma ulaşıyor, düşünsel keyifler için kendi kendine konuşuyordu. O halde sorun yok muydu? Hayır vardı, Adem sıkılıyordu. Bunun üzerine Tanrı Havva’yı yarattı, şaşkınlıkla baktılar birbirlerine, benziyorlardı ama tıpatıp aynı değillerdi. Adem hiç mi hiç anlamıyordu ama en iyisi farklılıkları kabul etmek diye düşündü. O zaman Adem, Havva’ya ev işleriyle uğraşmasını söyledi, bu süre içinde onu koruyacaktı. Ama herşeye rağmen Adem’in içi rahat değildi, güvensizlik duyuyordu. “

Ünlü Fransız psikiyatr Jean Cournut, ” Erkekler Kadınlardan Neden Korkar? ” kitabına böyle başlıyor. Cournut, psikoloji, edebiyat, mitoloji, sosyoloji gibi çeşitli disiplinlerle kitabın başlığındaki soruya cevap arıyor. Daha doğrusu Cournet, erkeklerin kadınlardan korktuğundan emin de sebeplerini anlatıyor.

Ona göre ilk sebep, kadınların hayvani, vahşi bir cinselliğin ete kemiğe bürünmüş hali olduğunu düşünmeleri. Dinsel ve sosyal kurumlarında cinselliği bir tehdit, kontrol altına alınması gereken bir tehlike olarak gördüğü düşünüldüğünde, bu korku cisimleşiyor. Erkekler de kadınları tatmin edememekten ve kendilerinden intikam almalarından çekiniyor, sadık olmamalarından ödleri kopuyor.

Bir başka sebep kadınların ölümün, yaşamın ve ” gerçek ” değerlerin sembolü olarak görülmeleri. Kadının doğurganlığı bu korkuda kilit öneme sahip. Kadının manevi gücü, erkeklerin onu şeytansı varlıklar olarak görmelerine sebep oluyor, erkekler kadınların sırları ve tılsımları olduğunu düşünüyorlar, kadınları gizemli buluyorlar.

Cournut’ya göre erkekler, hamileliği ve anneliği kavrayamadıkları için ” babalık ” larından hiç bir zaman emin olamıyorlar.

Peki bütün bu korkular her erkek için geçerli mi?

Derginin seçtiği bazı gazeteci, oyuncu, ilişki danışmanı, bilinçaltı uzmanı ve psikoloğu buna dair pek çok şey söylemiş. Ama ben yalnızca psikolog ile yapılan röportajı olduğu gibi aktarıyorum sizlere…

Psikolog Sinem Demir; bizi belli cevaplara götürecek asıl sorunun ” Hangi erkek, hangi kadından korkar? ” olduğunu belirtiyor. Şehir mitlerinden biridir, erkek, güçlü kadından korkar ve güçlü kadında bu yüzden yalnız kalmaya mahkumdur, ” denir. Doğduğu ilk andan beri ” özellikle erkek olduğu için, en iyiyi, koşulsuz mutlak biçimde herkesten çok hak eden sensin ” denilerek yetiştirilmiş ve bu yetiştirlime tarzını sorgulamadan kabullenmiş bir erkek, elbette er ya da geç kadınlardan korkacaktır.

Demir, bu yetiştirilme tarzının kişiyi bir yönüyle narsistleştirirken, diğer yönüyle olgunlaşmasını engellediğini belirtiyor. Böyle bir erkekse bir yandan kendisine ” en iyi kadını, hem en güzel hem en eğitimli olanı ” arıyor ama onun ” iyi ” unsurlarının, sadece kendi işine yarayacak özellikler olmasını istiyor. Örneğin ılımlı, sessiz, fazla konuşmayan, ” dır dır etmeyen ” bir kadın… Görünüşte bu durumda sorun olmasa da, eğer duygular olgunlaşmamışsa, kişilik de buna göre şekillenmemişse, başlangıçta kadının hoşuna bile gidebilecek ” hanımefendi kadın ” imajı, karşı tarafa yetmemeye başlıyor.

Demir’e göre, ” Bir kadın, en fazla, erkeğe yardımcı olabilecek kadar ” güçlü ” olmalıdır ” diye düşünen bir erkeğin, iş yerinde veya duygusal ilişkide olduğu kadından korkması, tehdit hissetmesi kaçınılmaz. Kadın sürekli ödün verse de yetmiyor, bu sefer de bu kadar ödün verecek kapasitede olması tehdit yaratıyor.

Cournut’ya göre erkekler kadınlardan korksalar da, hatta kıskansalar da, kadınlar üzerinde egemenlik kurmaya çabalıyorlar. bunun için kendilerine makul gerekçeler ileri sürüyorlar, ama egemen oluşun nedenini pek bilmiyorlar. Kimi zaman bunu itiraf ediyorlar, hemen hemen her zaman da inkar ediyorlar.

Demir, belki de bütün dünyadaki kadınların aradığı ” kadından korkmayan erkek’i ” ise şöyle tanımlıyor: ” Kadını fettan, ortalık karıştırıcı bir figür olarak tasavvur etmeyen erkek. ”

Kaynak: Aktüel Dergisi