Skip to content

Dolphinin dünyası

Category Archives: Kahve tadında yazılar

Malı kıymetli olanlardanım ben…

Eşyalarım kıymetlidir.

Kitaplarım, makyaj malzemelerim, giysilerim…

Titizliğimden ötürüdür belkide ya da annemin dediği gibi halama olan benzerliğimden. O da benim gibi hiçbir şeyini atamazmış. Her şeyi değerli pek bir önemliymiş… Zavallı halacığım 25 yaşında gencecik bir kadınken kaybettiği kocasının tek bir eşyasını bile çıkarmamıştı gardırobundan… Kravatına varana kadar saklamıştı her bişeyini… İlerde büyüyecek olan 2 oğluna göstermek içindi belkide… Onlar hatırlamıyor da olsa babalarının bir dönem bu dünyada yaşadığını kanıtlamak için…

Yıllarca annemle mücadele ettim. Çocuk olduğum dönemlerde bana ait olan eşyalarımı başkalarına vermesin diye. Benden 4 yaş küçük bir teyzekızı vardı. Sürekli küçülen elbiselerime talip olan, kendisine verilen her eski elbisemi büyük bir coşkuyla kabul eden kendiyle barışık bir teyzekızı…

Şimdilerde anlatıyor. Üzerimde gördüğü her yeni elbisemi için için beğendiğini, “ nasılsa birkaç yıl sonra Dolfin ablama küçülür, bana verilir yine “ diyerek kendi kendini avuttuğunu…

Canım benim… yokluk içinde büyüyen onun bu sözlerine şimdi iki yetişkin kadın olarak çok gülüyoruz karşılıklı… ama hatırlıyorum kıza sırf her gelişinde eşyalarımı alıp gittiği için ne denli gıcık olduğumu… Bugün konuşurken itiraf ettim. “ Sende her şeyi koşulsuz kabul edip mutlu oluyordun… eee bende küçüktüm o zamanlar, ilkokula gidiyordum daha. Senin bu mutlu halin beni gıcık eder senin yanında annemle yapılan “ elbisemi verme “ kavgasının seni üzmediğini fark edince pek bir sinir olurdum “  diye…

Annem bu eskiyen, küçülen elbiselerimi verme işini öyle çok abartmış ki, o güne dair neredeyse hiçbir şey bırakmamış bana. Bir çift minik patik, bir zıbınlık, süslü el kadar bir elbise olsaydı hazırladığı o çeyiz sandığımda fena mı olurdu şimdi…

Yıllarca teyzemle aynı evde yaşadık. Aynı odayı, aynı dolabı paylaştık. Dağınık, malının kıymetini bilmeyen, giydiği her şeyi buruşturur gibi çıkarıp atan biriydi kendisi… Baktım ki teyzemin misafirliği uzunca bir süre devam edecek hemen koymuştum kurallarımı. “ Senden istediğim tek bir şey var “ demiştim. “ Bu dolaptan iznim olmadan bana ait olan hiçbir şeyimi kullanmak yok! “ Teyzem sözümü dinledi, yıllarca bana sormadan hiçbir şeyime ortak olmadı…

Seneler sonra, evlenip kendi düzeni kurduğunda, dağ gibi çamaşırları itinayla ütülemeyi öğrendiğinde çok kızmıştım kendisine… İşe giderken birlikte kullandığımız odanın bir köşesine atılan pijamasını bile ben kaldırırken kendi evinde eşyasına verdiği önem pek bir dokunmuştu bana. İhanete uğramış gibi hissetmiştim kendimi…

Teyzemin bencilliği, benim evin içersinde tek kız çocuğu şeklinde büyütülüşüm dolayısıyla bana ait olan hiçbir eşyayı başka biriyle paylaşmak zorunda kalmayışım bu hale getirmişti beni belkide…

Annesiyle ortak eşyaları kullanabilen kız arkadaşlarıma özendim yıllarca. Çantasını, makyaj malzemesini, aldığı ipekli bir çorabı, iç çamaşırını… Hep böyle bir annenin yokluğunu çektim kendi içimde…

Birbirimizin zevklerini benimseyemedik yıllarca. O benim ne giymem gerektiğine, ne zaman makyaj malzemesi alıp ne kadarını kullanmam gerektiğine yıllarca karışmaya çalışmışta olsa ben onun olmayan tarzını eleştirmedim hiçbir zaman… Giyinmenin zamanla öğrenilecek bir şey olduğunu kavradıkça, bunun için çevresiyle alakadar olması gerektiğini anladıkça ve almasını istediğim her şey onun tarafından eleştiriye maruz kaldıkça vazgeçtim, kendi haline bıraktım kendisini. Aldığı her şeye “ güzelmiş “ dedim… “ Güle güle kullan, yakışmış “ dedim…

Kendi eşyalarımı başkalarıyla kullanmasını sevmediğim gibi başkalarından istemesini de pek bilmem. Yalnızca çok zorda kaldığım durumlarda ödünç niyetine aldığım nadir şeyler olmuştur… Ama küçük ayaklarım yüzünden kimseden birkaç saatliğine giyebileceğim bir gece ayakkabısı alamadım mesela…

Şimdilerde eskisi kadar kullanmadığım eşyalarıma bağlı biri değilim galiba. Onları rahatlıkla dolabımdan yok edebiliyor varsa ihtiyaç sahibi kişilere gönderebiliyorum.

Eşyasına bu kadar bağlı bir çocukken geçmişine bu kadar bağlı bir genç kadın olmam, bana ait olan anılarımı, beynimin derinliklerindeki hayali bir sandığa saklıyor olmam, zaman zaman çıkartıp havalandırmam, sonrasında yeniden itinayla ait olduğu yerde saklamaya devam ediyor olmam… benim gibiler için olağan bir durum olabilir mi diye ara sıra sorgular oldum kendimi…

Hayali sandığıma en son Çilek’i koydum.

İtinayla yerleştirdim geride bıraktığımız tüm anıları… Bende etkisi devam eden, söylendiği zamanlarda beni mutlu eden her sözcüğü, her davranışı, birlikte yaşanılan tüm anları koyuverdim sandığımın en üst köşesine…

Altta Limon, üstte Çilek… birbirlerinden habersiz korunuyorlar aynı sandığın içersinde…

Reklamlar

Benim bir sorunum var. Odaklanamama sorunu..

Bu sorun yıllardır beynime yeni bilgiler depoluyor olmamı engelliyor.
Osmanlıca öğrenmek ya da yeni İngilizce kelimelerin yazılışını,okunuşunu, Türkçe anlamlarını akılda tutabilmek gibi. Gittikçe beni bunaltan ve yeni şeyler öğrenme isteğimi körelten bir problem haline geldi.

Bazı insanlar vardır mesela. Okuduğu kitapların etkilendiği satırlarını olduğu gibi hatırlar ve kullanılması gereken yerlerde satır satır söze dökerler. Buda yetmezmiş gibi hangi yazarın, hangi kitabına ait olduğunu da söylerler.
Benim hiç öyle bir becerim olmadı…

KPSS kursuna başladığım zamanlarda kendi kendimi haftalar öncesinden hazırlamış ” matematiği anlayacağım, bu sefer sınavda en az 10 tane soru yapacağım ” diye şartlandırmaya çalışmıştım. Olmadı tabii.
Matematik öğretmeninin anlattığı her şey çinceydi benim için.

Şimdi düşünüyorum da.. eğer matematiği iyi olan bir öğrenci olabilseydim çok daha güzel bir üniversitede, çok daha umut verici bir bölümde okuyabilirdim belkide.

Bunun psikolojik bir sorun olup olmadığını bilmiyorum aslında. İlkokul öğrencisi olduğumdan beri algısı hep dağınık olan, odaklanma konusunda çok sorun yaşayan ve bundan ötürü kendi dünyamda hep karın ağrısı çeken biri olmuştum ben..

Uzun zamandır kitap okuyamıyorum mesela. Aynı sayfayı bir kaç defa okumak zorunda kalıyorum. Bir sonraki sayfaya geçtiğimde bir önceki sayfada ne yazıldığına dair neredeyse hiç bir fikrim yok. Daha önce hiç olmayan bir şeyi yaşar oldum. Okurken sıkılmak gibi…

Bunun uzun zaman süreceği düşüncesi öyle çok korkutuyor ki beni…Kitap okumak benim herşeyim… Anneme soramadığım ya da arkadaşımla konuşmaya cesaret edemediğim herşeyi okuma merakım sayesinde öğrenen, onlar sayesinde kendi kendini geliştirmeye çalışan bir çocuktum ben.

Harçlıklarımı, kozmetik ürünlerine, kıyafet ya da takılara vermem gereken yaşlarda bile en çok kitap alan ve cüzdanında ne varsa kitaplara harcayan bir ergenlik dönemim olmuştu benim.

Kurduğum cümlelerden, yazdığım kompozisyonlardan bile anlaşılırdı ne denli çok kitap okuduğum. Kitap benim boş zamanımda okuduğum bir şeyde değildi üstelik. Benim okumak için zaman yarattığım önemli bir eylemdi kitap okumak…

Aylar önce İnci Aral’ın, ” Sadakat ” adlı kitabını okurken Çilek buna şahit olmuş ve ” böyle boş şeyleri okuyarak ne kazandırıyorsun kendine Dolfin? ” diye kendince eleştirmişti beni… Sonraki günlerde, büyük bir alışveriş mağazasındaki D&R’lardan birine girdiğimizde 5 dakika sonra ordan ayrılıp beni ve diğer arkadaşı dışarda beklemeyi tercih ettiğini gördüğüm zaman ” kitap sevmeyen, okumanın tadını bilmeyen birini benimde kayıtsız şartsız seviyor olmam ne kadar mümkün? ” diye düşünmeden edememiştim.Yalnızca bilim ya da tarih kitapları okuyarak kendi kendini geliştireceğini sanan bir adamın okuduğum kitaplara burun kıvırıyor oluşu bile çok rahatsız etmişti beni… Aylar sonra bir tartışma esnasında ” duygularını o kadar güzel kelimelere döküyorsun ki, bazen söyleyecek bir söz bulamıyorum ” dediğindeyse bunun daha çok okuduğum kitaplar sayesinde olabileceğini anlamamış olması ayrıca bir küçümseme yaratmıştı içimde. Bir değil, iki değil, binlerce adım ötesinde yürüyen bir Dolfin olduğumu çok daha kolay görebilmiş, yalan değil kendi kendimle gurur duymuştum bende…

Aylardır yazmak istediğim bir romanım var benim. Ama okuyamıyor olduğum gibi yazamaz da oldum artık. Düşüncelerim o kadar dağınık ki… Aklımdan bir sürü sözcükler kurabildiğim, gittiğim her yerde beynimin içersinde sayfalar dolusu şeyler yazabildiğim halde iş PC başına oturup yazmaya gelince şevkimi yitiriveriyorum hemen. Tuhaf bir boşluk oluyor içimde… Hiç bir şeyi tasvir edemediğim, kafamın içindeki tüm imge ve sözcükleri görünmez, duyulmaz hale getirdiğim bir boşluk…

Halbuki yazmak istediğim öyle çok şeyim var ki… Yıllarca kendi dünyamda Limon’u sevmiş olmanın ağır yükünü yazasım var mesela. Sonra kendisinden küçük adamlara aşık olduğu için en yakın çevresinin bile yargıladığı, eleştirdiği kadınları ve üzerlerine çöreklenen toplumsal baskıyı dökesim var sözcüklerime…

Birini tek başına seviyor olmanın zulmünü yazasım var. Sırf aşık olduğu için utanç verici durumlara düşen, normal hayatında aşırı gururluyken ve buna dair kimseye taviz vermezken aşkından ötürü en olmadık durumlara, olaylara, sözcük ya da anlara maruz kalan kadınları yazasım var. Aşkı anlatasım var en çok. Ama en çokta vücudu, ruhu hastalık gibi kaplayan, yıllarca etkisini üzerinden atamayan hastalıklı aşkları…

Buna dair akıl istiyorum sizden. Ne yapmalıyım, nasıl odaklanmalı ve zihnimdeki her şeyi ne şekilde kağıda dökmeliyim bilmek istiyorum. Çıkış yolu arıyor, ama aylardır bulamıyorum bir türlü…

Ana cadde üzerindeki 2 katlı lokantanın kapısından içeri giriyorum. Kulağımda telefon, uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşımla sohbet etmekteyim. Buna rağmen gözlerimle etrafı tarayıp orda olup olmadığına bakıyorum. Hayır yok! Annesiyle karşılaşıyorum. Biraz samimi, biraz mesafeli bir şekilde selamlaşıyoruz.

Telefonu kapatır kapatmaz havadan sudan konuşmalarımız başlıyor. Sonra ondan açılıyor konu. “ Üst katta… misafirleri var… onlarla görüşüyor “  diyor…  Nedendir bilmem “ oh çok iyi! “ diye bir düşünce geçiyor içimden. Buraya kadar gelmişken onu görecek olma düşüncesi rahatlatıyor beni…

Yarım saat sonra “ güzel şeyler yazmak “ için aldığım küçük defterime günün özetini geçirirken pat diye dibimde bitiyor hemen. “ Kız! Sen ne arıyorsun burada? “ diye soruyor. Aniden karşımda görünce boş bulunup kocaman açılmış gözlerle birlikte ona bakıyorum. Cevabımı beklemeden, doğru düzgün ayağa kalkamadan sarılıyor bana… Başımı, omzu ile boynu arasına gömüyor. Böyle bir karşılamanın şaşkınlığından olsa gerek, düşünmeden konuşuyorum hemen. “ Bu kadar sevineceğini bilseydim daha önce gelirdim “ diyorum. “ Gel tabii “ diyor. Sonra yeniden yukarı çıkıyor ve ekliyor hemen. “ Misafirlerim var üst katta. Görüşürüz sonra… “

Bir sonraki yarım saatim bir türlü gelemeyen arkadaşları beklemekle geçiyor.

Sıkıntı içersinde gözlerim TV’ye takılıyor. Mısır’a dair yaşanan son haberleri dinlemekle oyalıyorum kendimi…

Ufak bir kalabalığın ardında, yeniden merdivenlerden aşağıya inerken görüyorum O’nu. Birlikte dışarı çıkıyorlar. “ Gelmez artık! “ diye düşünürken 1 saate yakın beklediğim dostlarım beliriyor kapıda…

Bir masanın başında, tüm arkadaşlarla birlikte yemek yerken yeniden içeriye giriyor kendisi… Yanımıza geliyor hemen. Sohbet ediyor bizimle… Oturduğum yerden onu seyrediyorum. Ama gözlerim yüzüne dikilmiyor. Bilerek bakmamaya, masadaki varlığının benim için bir anlamı olmayışına inandırmakla meşgulüm kendimi…

Limon’u ya da Çilek’i gördüğüm ilk anda yaşadığım benzeri heyecan dalgası yerleşiyor içime? Bu duygu çok korkutuyor beni. “ Herkese yakınlığını veren Çilek gibi biridir buda. İlgisini farklı manalara çekmek yok! Ya da bundan etkilenip içimdeki dostluk enerjisini ona vermek yok! “ diye telkinde bulunuyorum hemen.

Bir ara telefon numarasını almam gerekiyor kendisinden. Numaramı kaydederken “ ben Mustafa “ diye takılıyorum kendisine… “ Peki “ diyor. Gülerek karşılık veriyor hemen. “ Mustafa diye kaydedeceğim seni… “ sonra birden elime tutuşturuyor küçük bir kalemle kullandığı dokunmatik cep telini. “ Harfler çok küçük… sen yazsana adını “ diyor. Bir an boş bulunup elinden alıyorum kalemi… birkaç saniye sonrasında dank ediyor kafama…

“ Yıllardır bu küçük, kürdan boyundaki kalemiyle kullanmaya alışkın olduğu telefonunun ekranında yazan harf ve rakamları görmüyor olmasına imkan yok!” diye düşünüyorum. Ve birden çığlık atar gibi çemkirmeye yakın bir edayla “ Yalan söyleme istersen! diyorum. “ Adımı anımsamıyorsun ve bana soramadığın içinde ismimi benim yazmamı istiyorsun! “ diyorum. Bozguna uğrayan bir ifadeyle bakıyor yüzüme… Çok sinirleniyorum,  nedendir bilinmez masadaki dostlara yöneliyorum. “ Yöntem harika değil mi? “diye soruyorum hepsine…  ( Hay benim tutamadığım çenem! ) “ İsmi hatırlamıyorsan, telefonu eline verecek, sen yaz istersen ismini “ diyeceksin diyorum. Nasıl mahcup!  Ama başı önünde olan mahcuplardan değil. Dili tatlı ve hafif arsız olan mahcuplardan biri buda. “ Yaaa! “ “ Mazur görsene Dolfin! “ diyor. “ Kafam dolu, aklımda kırk tilki gezinip duruyor “ diyor. “ Hadi ordan! “ diyorum. Yine aynı şekilde kolunu boynuma dolayıp göğsüne bastırıyor beni… “ Dur! “ diyorum, ama dinlemiyor, yeniden yapıyor aynı hareketi… istemediğim halde defalarca göğsüne bastırıp özür diliyor kendince… “ Dur! “ diyorum yine. “ Tamam, yapma artık! “

Anlıyorum artık… beni görür görmez cümlesine neden “ kız “ diyerek başladığını… Çilek’in bana her “ kız “ diye hitabından sonra ona nasıl kızdığımı ve ismimi söylemesi konusunda ısrarcı olup ona söylendiğim anlarımızı hatırlıyorum…

O anda… için için sinirleniyorum beni gördüğü zaman verdiği tepkiye. Evet, samimi bir tepkiydi… eminim bundan… “ Ama yinede.. adını hatırlamadığı bir kadına bu kadar içten davranmasına gerek yoktu. “ diyorum. “ Kimsenin zihninde isim ve görüntümle birlikte neden aynı anda hatırlanamıyorum ki ben! “ diye hayıflanıyorum…

Galiba senden hoşlanıyorum Ömür arkadaş!

Ama beni gördüğün her anda gösterdiğin o samimi tepkiler sonrasında anlıyorum ki, seninle benim aramda bir şeylerin olmasına imkân ve ihtimal yok! Olsaydı güzel olurdu. Çokta iyi gelirdi belki…

Lakin hayatın bana öğrettiği bir şey var:

Bir erkek, bir kadına dostça bir samimiyetle yaklaşıyorsa şayet, ona dokunuyor olmaktan çekinmiyor ve küçük bir kız çocuğunu bağrına basar gibi göğsüne gömüyorsa kendisini, o ikisinin sevgili olması da, romantik bir ilişki yaşaması da neredeyse imkânsız…

“ Erkekler konusunda bana yazılan kaderin içine tüküreyim ben! “ diyorum… “ Gece yatağa girerken Ömür’e dair hissedilen o birkaç kıvılcımı içimde büyütmenin bir manası yok düşüncesine kitlenerek uykuya dalması için izin veriyorum kapanan gözlerime…

15 Temmuz 2010’da yazmışım bu yazıyı…

Çilek’le yaşanan ilk hayal kırıklığımı anlatmışım… Şimdi zamanı geri çeviren biri olabilseydim eğer, Gelincik’le olan birlikteliğini açıkladığı an masadan kalkar, sakin bir şekilde “ tebrik ederim “ der ardıma bakmadan çeker giderdim….

Ben ne yapmışım peki? Hüngür hüngür ağlamışım! Üstüne üstlük benim teklifim üzerine İstiklal Caddesi’nin ara sokaklarından birine gidip, onunla içmiş, sarhoş olmuşum. Aşk dilenen onursuz kadınlar gibi hissettiğim ne varsa dile getirmişim. Sabah evinden ayrılırken sanki çok hak etmiş gibi birde kısa bir mektup bırakmışım kendisine… Her Cuma ona mail atma konusunda söz vermişim. Çok erdemli bir aşk yaşamışımda o erdemliliğe yakışır şekilde yas tutulması gerekiyormuş gibi kendi dünyamda yaşattığım Çilek’i her daim içimde bir yerlerde saklayacağımı dile getirmişim!

Lan ne öküz, ne salak, ne angut biriymişim de haberim yokmuş!

Ortak arkadaşımız seninle olan ayrılık sonrasında bir keresinde bana “ napalım… sen onun karşısında ağlayarak olayları çözümlemeye çalışıyorsun, bende konuşarak “ demişti. Bunu söylerken canımın ne denli yanacağını biliyordu üstelik. “ Ama haklıymış valla! “ diyemeyeceğim yinede…

O günkü ağlama şeklim, yıllardır biriktirdiğim tüm yanılgıların patlamasaydı birazda… bana karşı beslediğin sevginin gerçek olduğuna inanmış olan Dolfin’in, yeniden yüz üstü bırakılmış gibi uğradığı hayal kırıklığının isyanıydı aslında…

Yinede böylesine öküzlük edip ağlamamalıydım. Tıpkı Limon’un karşısında ağlamamak için yıllardır kendi kendimle cebelleştiğim gibi aynı şeyi Çilek, içinde yapmalı, beni o şekilde görmüş olmasına asla ama asla izin vermemeliydim…

Şimdi sana kocaman bir dipnot Dolfin Hanım: Bir erkek için ağlamaya, helede en acımasız ifadesiyle sana “ başka bir kadını tercih,edip birlikte olacağını “ söyleyen duygusuz, domuz bir erkek için ağlamaya inan bana değmez! Siktir etsene güzelim! Kaybeden sen misin sanki!

***************************************************************

Hayat, bir gün benimde yüzüme gülersin değil mi?15 Temmuz 2010  )

Unutmuşum canımın acıdığı dönemleri…

Bir daha hiç kimse o benzeri acıyı bana yaşatamaz diyordum. Nerden bilebilirdim ki eskiden çekilen acının günün birinde bir üst mertebesine erişeceğimi… Hayata, dostlara, yaşadığım herhangi bir ilişkiye duygusal yönden bakıyor olmak çok ama çok hırpalıyor beni…

Konuştuk…” Bana acı çektirme! “ diye ricada bulunmuştum ya… İsterken de, dile getirirken de saçma ve manasız bir istek olduğunu biliyordum aslında…

Yinede bir umut işte.

Olmayacağını bile bile “ olur belki “ dedim. “ Bu sefer kaybeden değil, kazanan taraf olurum “ dedim. “ Birini çok seviyor oluşun mükafati ayrılık olmaz ya da gönlümün razı gelmediği şeyleri yaşamak, görmek zorunda kalmak olmaz “ dedim..

Konuşma esnasında zaman zaman durgunlaşan, zaman zaman sinirlenen, gözlerinden ateş püsküren biri gibiydim… Her şeye hazırdım da, onun karşısında hüngür hüngür ağlayıp yüzümün, sürdüğüm maskaraya bulanıp rezil bir halde görüneceğine hazır değildim…

Öyle sessiz sessiz değil, hıçkıra hıçkıra ağladım. Ağlarken “ seni çok seviyorum “ demiş bana… “ Bende seni çok seviyorum “ demişim ona… Hatırlamıyorum hiç birini…

Gözlerimi temizledikten sonra “ hadi gel “ dedim… “ Madem bir daha göremiycez birbirimizi bu geceyi olabildiğince güzel kutlayalım seninle… “ Şaşırdı… Birden canlanmam tuhaf geldi belkide… “ Doğru mu söylüyorsun? “ diye sordu sonra… Son gece olmayacağı hissine kapılarak… Kalktık… İstiklal Caddesi’nin kalabalığında yürürken her zaman yaptığı gibi eliyle boynumu tutup gideceğim yere yönlendirdi beni…

Ara sokaklardan birine girdik. En büyüğünden bira söyledim kendime… Karşıma geçti gülen gözleriyle birlikte… Gecenin sonunda yumuşarım sanmıştı belkide… “ Oturma oraya… yanıma gel “ dedim… Geldi… Boynuna doladım kolumu, başım omzuna düştü sonra…

Neden bana Limon’u hiç anlatmadın? “ diye sordu… Anlattım bende… Yaşanılan şeylerin bir kısmını dile getirirken bazı şeyleri duyacak oluşun onu rahatsız edeceğini bile bile anlattım. Yüzü ne zaman ekşise ya da farklı bir tepki verse güldüm o haline… O ara sokağı çınlatacak kadar çok güldüm… Sonrasında ne oldu da ben yine başa döndüm anlamadım. Gözlerimden akan yaşlara engel olamayıp yeniden başladım ağlamaya… Ben ağladıkça o sigaraya sarıldı. Emer gibi içti sigarasını. Hem sarıldım, hem öptüm, kokladım onu hemde hüngür hüngür ağladım.

Yaşlı bir çingene kadın geldi o anda. Elindeki kâğıt mendili uzattı. Hesap sorar gibi bağırdı sonra “ neden ağlatıyorsun kızı? “ diye… Güldüm O da güldü… Gülerken gözlerimden akan yaşlara kilitlendi yaşlı çingene kadın. Eline bozuk para tutuşturup aldım bana uzattığı kâğıt mendili…

Kalktım masadan… “ çişim var benim! “ dedim yine kendime has uslubumla… Ayağa kalkarken, kafaya dike dike içtiğim biralar etkisini gösterdi tabii. Sendeledim… Tuttu beni. “ Tamam “ dedim. “ Bırak giderim ben… yürüyebilirim… “ Tuvalete çıktığımda balıketli bir kadınla burun buruna geldim. Lavabonun içine koyduğu çantasından renkli farlarını alıyor, sürüyor, dekoltesini inceleyip makyajını tamamlıyordu. “ Bir saniye “ dedi… Bitiyor şimdi… çıkıyorum hemen… Toparlanırken ve çıkmak üzereyken yüzüme baktı “ canım benim neden ağlıyorsun? “ diye sordu sonra… “ Öyle işte “ dedim. “ Erkekler değil mi? “ dedi. “ Ama canım üzme kendini bak… Bende yeni ayrıldım sevgilimden… kafa dağıtmak, eğlenmek için geldim buraya… “ dedi… Sonra öptü yanaklarımdan… Eliyle okşadı yanağımı… “ Ağlama nolursun… “ dedi… “ peki “ dedim sadece…

Klozetin üzerinde uzun uzun işiyor oluşun ne harika bir duygu olduğunu keşfettim o gece… İçimdeki acıyı söküp atar gibi… Bu fiziksel rahatlığın ruhuma yansımasını ister gibi… Ona demiştim ben. “ Çişin geldiğinde yapmadan durabiliyor musun? Benim sana duyduğum sevgide öyle bir şey işte! “ demiştim. “ Tutamıyorum kendimi… yapmadan rahatlayamıyorum! “ Çarpık tebessümüyle baktı yüzüme… Ne düşündü bilmem…

Yeniden dönen başımla birlikte merdivenlerden aşağıya indim… Oturdum yanına…

“ Her hafta yazıcam sana “ dedim… “ Her hafta bir mail… gününü sen seç “ dedim… “ Cuma olsun “ dedi.. “ Cumaları çok severim ben “ dedi… Aklımdaki günün Çarşamba olduğunu belirttiğim halde “ peki “ dedim. “ Yazdıklarıma cevap vericen mi? “ diye sordum… “ Hepsine olmaz sanırım “ dedi… “ Beni sevmekten hiç vazgeçme tamam mı kuşum? “ dedim… “ Beni hiç unutma tamam mı? “

O gece elmacık kemiklerimden hiç öpmedi beni… defalarca söylediğim halde… ağlamaktan kurbağaya dönmüş bir kadını prensese dönüştürmek istemedi belkide… çok zaman sonra öptü beni…

Başımı yeniden göğsüme dayamasına izin verdim… “ Burada huzur buluyorum biliyor musun? dedi. “ Evet “ dedim bende… Daha çok sarıp sarmaladım onu… Birlikte olmaya karar verdiği kadını anlatırken “ beni üzmesinden mi korkuyorsun yoksa? “ diye sordu. Beni rahatlatmak ister gibi “ merak etme “ dedi. “ O beni üzemez “ dedi. “ Benim değil daha çok onun bana ihtiyacı var çünkü “ dedi…

O kadından bu kadar nefret ederken, onu sevgi ve ilgisiyle sarıp sarmalayacağı düşüncesi dağladı yüreğimi… İlk defa o anda seçtiği kadınla ileriye yönelik bir birliktelik yaşama ihtimalinin çok fazla olabileceğini hissettim… Tıpkı Limon’un o uzun, yapay sarı saçlı kadını dudaklarından öperken gördüğümde hissettiğim gibi…

Gecenin sonunda taksiye binip evine gittik. Başım dizlerine düştü arabadayken. Saçlarımı okşadı. “ Dişlerimi fırçalamayı unutturma bana tamam mı? dedim. “ Tamam “ dedi O’da…

Eve girer girmez yeniden huysuz bir sakıncalıya döndüm… İçinde yuva kokusunun bolca bulunduğu o evde birkaç hafta sonrasında birlikte olacağı kadının düzenini ve her yere yayacağı kokusunu hisseder gibi aksileştim. Canını yakmak, bağıra bağıra ağlamak istedim yeniden…

Misafirlerini ağırladığı o küçük odasındaki yatağa bıraktım kendimi… “ Ben yatarım burada. Sen benim odama geç istersen “ dedi. “ Olmaz! “ dedim. Sonra eşofman ve tişörtüyle girdi içeri. “ İstemiyorum onları! Kapıyı kitler, iç çamaşırlarımla yatarım ben! “ dedim. “ Olmaz! “ dedi. “ Gece üşürsün… o kadarda sıcak olmuyor bu ev “ dedi.. “ Karışma sen! “ dedim.

Yatağa uzandım kıyafetlerimle birlikte. Oturdu yanıma… Yüzüme, gözlerimin içine baktı. Bir yandan aptalca kahkahalar atıyor bir yandan cevaplamasını beklediğim sorular soruyordum yine… Sarhoş olmuştum evet; ama ne yaptığımın ne söylediğimin farkındaydım işte… Çok istediğim halde bilincimi yitirmemiştim hala…

Şimdi hatırlamıyorum ama yeniden tartıştık onunla… Geceden beri halimin ona verdiği ızdırapla birlikte ayağa kalktı. Kapıyı kapatırken birbirimizi bu kadar çok severken neden görüşemiyoruz, neden bitmek zorunda anlamıyorum “ dedi. Çok yoruldum, hırpalandım uyumak istiyorum artık! ” dedi. “ 34 yaşındasın ve mutsuzsun… böyle devam ettiğin sürece 54’ünde de mutsuz olmaya devam edeceksin! “ dedi… Tıpkı Limon gibi konuşmuştu… onun cümlelerine yakın bir cümle kurmuştu…

Verdiği eşofman ve tişörtü giydim karanlığın içinde… Odasına gittim… “ Bu geceyi böyle bitirmeyelim “ dedim.” Güzel ayrılalım seninle “ dedim. “ Son buluşmamız olacağını biliyorsun değil mi? “ diye sordum sürekli…

Anlamıştı artık… Biliyordu öyle olacağını… Tekrar diğer odaya döndük… Beni yatırdı… sonra uzandı yanıma… Ama olmuyordu işte.. Sürekli durmayan soru ve ithamlarımla birlikte hırpalıyordum onu… Yeniden kalktı ve kendi odasına döndü… Işığı açtım, not defterimi çıkardım. “ Yazmak gerek “ dedim kendi kendime.. “ yazıp rahatlamak gerek…” 5 dakika sonra yeniden girdi odaya… Oturdu, yüzüme baktı, “ uyumayacak mısın? “ diye sordu. “ Hayır! “ dedim. Tuttu elimden, odasına götürdü yeniden beni… Uzandık yatağa. Arkamdan doladı kolunu. Kaçacakmışım gibi bacağından birini üzerime atıp iyice bastırdı kendine…

Okunan ezan sesini duyunca anladım sabah olduğunu… Uykuya daldı hemen… Aldığı derin derin nefes sonrasında anlamıştım bunu… O anda daralıp bunaldım sanki… Oda sıcak, o sıcak, ben sıcak… Patlayacak gibi oldum. Yüzümü kendisine döndüm. Okşayıp öptüm sonra… Uyuyordu hala…

Kalktım yataktan… diğer odaya geçtim… Yanından uzaklaştığımı fark etmedi bile… Yeniden yatağa uzandım… “ Yarım saat sonra kalkar giderim “ dedim kendi kendime… Çıkardığım defter yatağın üzerinde duruyordu… Vedalaşırken arkamdan bırakacağım bir notum olsun istedim…

Ve hiç düşünmeden, planlamadan yazdım… İsmimi, ben ağlarken o gece çok farklı dile getirişi sonrasında, anılarda kalan bir çocukluk arkadaşımı bana hatırlattığını dile getirdim… “ Hayatımın en güzel çikolata rengisin sen “ diye sevdiğim o gönlü büyük, sevgisi büyük, dostluğu büyük kız arkadaşımı yeniden hatırlattığını dile getirdim. 2004 yılından beri görmediğim o kıza ilk defa bu gece ne denli ihtiyaç duyduğumu fark ettiğimi belirttim. “ Belkide yalnızca sana duyduğum sevginin boyutunu o anlardı “ dedim…

Gece boyunca defalarca sormuştu “ beni özledin mi hiç? “ diye… Bilerek “ hayır “ demiştim hep. Sonra itiraf ettim onu ne denli çok özlediğimi. Görüşmediğimizin ikinci haftasında onu bir daha hiç göremeyecek oluşumu anladığım anda burnumun direğinin nasıl sızladığını dile getirdim… “ En çok neye yanayım bilmiyorum “ dedim. “ Seni bu kadar çok üzüyor olmaya mı, yoksa kendimin bu kadar çok üzülüyor oluşuna mı? “

“ Seni, senin bildiğin hiç kimseyle paylaşmayacağım “ dedim. “ Her hafta mail yazacak seni kendimden haberdar edeceğim “ dedim. “ Hala kalbimin en ince teli olduğunu söyledim… “ Onu, ona emanet ettiğimi belirttim sonra… Kalktım, üzerimi giyindim. Yazılan notu bıraktım yatağın üzerine… Odasına gittim sonra. Hafifçe araladım kapısını. Sırt üstü uzanmış uyuyordu… Bir an için tereddüt ettim. Son defa öpüp öpmemekte kararsız kaldım… Uyanırsa yanından gidemem diye korktum. Ayakkabılarımı elime alıp yavaşça kapattım kapıyı… Çıplak ayaklarımla birlikte koştum koştum…

Sanki peşimden gelip beni yakalarda bir daha onu bırakamazmışım gibi koştum…

Çileğim benim,

Ne zaman “ Fatmagül’ün Suçu Ne “ adlı diziyi seyretsem, ne zaman oradaki “ Vural “ karakterini oynayan “ Buğra Gülsoy’u “ görsem beni dinlerken gözlerini yüzüme diktiğin halin geliveriyor hemen aklıma. O zaman seni ne denli özlediğimi biraz daha fazla hissediyorum.

Sevilmenin değişik bir tadı varmış Çilek. Anne, baba- abla, abi, kardeş dışında sevilmiş olmanın çok başka bir tadı varmış. Ben sevme yeteneği tavan yapan, ama sevilme güdüsünü kendi dünyasında çokça doyuramayan biriyim.

Karşılaştığımız ilk günü hatırlıyorum da şimdi… Aklım Limon’da olduğu için çok fazla fark edememiştim kendi çevrene yaymış olduğun ışıltıyı. O gün bulunduğumuz mekâna gelmen için bir bar’ın önünde, seninle benim tanışmama vesile olan “ ortak arkadaşımızla “ birlikte gelişini beklerken gözüme çarptığın anda içimdeki sesin söylediği tek şey “ yakışıklı adamın tekiymiş! “ olmuştu. Sonrasında hiç aklıma gelmedin. O geceyi de unutup gitmiştim. Hatta bir ara beni dansa kaldırışın ve ilk tanışmamız değilmiş gibi dans etme şeklin, kendimce çok rahatsız etmişti beni… Başkalarının dans amaçlıda olsa bana dokunmasından haz etmediğim bir dönemdeydim çünkü…

Aylar sonraki ikinci karşılaşmamıza ne demeli… Limon’un tesirinden uzaklaşmaya başladığım, kendimi çok daha iyi hissettiğim bir zamandı o gün. Uzunca boyunla birlikte, üzerinden kış boyu hiç çıkarmadığın koyu bej rengi deri montunla içeri girmiş, en arka sıralardan birine oturmuş, en öndeki beni fark etmemiştin bile.

İlk karşılaşmamızdaki gülümseyen yüzün yoktu. Jöleli saçları, kirli sakalıyla birlikte bir öncekine göre dikkatimi fazlasıyla çeken biriydin yinede. Aslında şimdi anlıyorum o günkü enerjisi düşük hal nedenini. Çok geç saatlere kadar uyumayan, uyanır uyanmazda kendine gelemeden yetişmesi gereken yerlere yetişen yorgun ve akşamdan kalma bir adamın ruh haliydi o günkü halin. “ Merhaba Çilek “ diye seslenmiştim sana. “ Aaa Dolfin naber? “ demiştin yabancı yabancı bakan gözlerinle birlikte.

Sonrasındaki sen, ben ve ortak arkadaşımızla geçirilen dönemlerimizi hatırlıyorum da şimdi. İçi coşkuyla dolan, kendini uzun zaman sonra ilk defa çok mutlu hisseden, Limon’un etkisinden tamamen kurtulmuş, bundan ötürü yıllardır böğründeki taş kalkmış gibi kendini kuşlar gibi hafif hisseden bir Dolfin olmuştum o zamanlar.

Senin bana öğrettiğin en önemli şey neydi biliyor musun Çilek?

Bir kadın, bir erkekten hoşlanıyorsa eğer, en başından en sonuna kadar o şekilde hareket etmeliymiş! Onunla dost ya da arkadaş olma tuzağına düşmeden, çok net konuşulmadığı halde tavrı ve koyduğu mesafesiyle gereken sinyali kendince vermesi gerekirmiş!

Tıpkı Gelincik gibi… Seni gördüğü an, senden çok hoşlandığı halde, sana dostluğunu vermeyen, herkese “ canım, cicim, çiçeğim “ diye hitap ederken, herkesin yanaklarına gürültülü öpücükler kondurup başını omzuna yaslarken, bunları bilinçli olarak sana karşı yapmayan, kendini senden uzak tutarak bir erkeğin ilgisini bu şekilde çekebileceğini çoktan öğrenmiş olan Gelincik gibi… Onu kınadığımdan değil, artık doğru olanın bu olduğunu bildiğim içindir bu söylediklerim…

Senden uzak durmaya çalışırken, yaşantımın geri kalanında seni hayatıma almama konusunda bu kadar kararlı davranmaya çalışan biriyken seni buraya yazıyor olmak bir nebzede olsa rahatlatıyor beni…

Biliyor musun, ortak arkadaşımızın seni ve Gelincik’i onunla paylaşmamı yasaklaması sonrasında, aslında seni hatırlatan herkesin bir dönemde olsa hayatımdan çıkması gerektiğini fark ettim.

Ona çok kırgınım Çilek! Ona kırgın olduğum kadar seninle olan ilişkime onu dâhil etmiş olmamdan ötürü kendime de çok kızgınım…

Kim olursa olsun, hayatımdaki yeri ve önemi ne kadar büyük ya da köklü olursa olsun hiç kimsenin ilişkimizin ortasında durmasına izin vermemeliydim. Yaşadığım o tuhaf vicdan rahatsızlığından ötürü birlikte olduğumuz zamanları ya da birlikteyken yaptığımız paylaşımları onunla bir dost gibi paylaşmamalı, kendi özelimi benim anlattığım şekilde anlayacağını düşünerek hareket etmemeliydim.

Bundan ötürü senden özür dilemem gerektiğinin farkındayım. Bendeki bu vicdan rahatsızlığından ötürü senin gözündeki yerimin artık “ dengesiz bir Dolfin “ oluşununda…

“ Aylardır fingirdeşiyordun Çilek’le! İyi olmuş! “ diyen bir dosta “ dost “ demem mümkün müdür sence?

Evet, biliyorum… gerektiğinden fazla krediler veriyorum gönlümde yer etmiş kişilere. Hak etmedikleri anlarda bile ucuz imitasyonlar gibi dağıtıyorum sevgimi…

Senin gibi bir adama nasıl bu kadar kıymet verebildiğim soruldu bana. Bunun senin umurunda bile olmadığı belirtildi sonra. “ Kim ki O? “ denildi senin için… ama senle telefonda konuşurken “ bebeğim “ diyen biriydi kendisi. “ Seni her şeyden çok sevdiğimi biliyorsun değil mi? “ şeklinde sms’ler gönderen biri…

Neden bendeki sevgiyi bu kadar çok kurcaladı, iğreti göstermeye çalıştı anlamış değilim hala… Bu yazdıklarımı sana söyleyebilseydim keşke… ama insanların çenesini tutmak zorunda olduğu yerler vardır ya bazen… bende sadece susuyorum işte… suskunluğumun kendi içimdeki sesi de bu bloğa dökülen ve asla sana “ Gönderilmeyen Cuma Mektuplarım “ olabiliyor sadece…

Şimdi hiçbir şey umurumda değil! Hayatımdan kim çıkacakmış, beni, birilerini sevdiğim için, ya da yaşıma başıma konumuma bakmadan âşık olduğum için kim kınarmış, kim ayıplarmış inan bana hiç umurumda değil! Dostluğumuzun başlangıcından, bitmiş olduğu ana kadar öyle haksız sözlere maruz kaldım ki… Hiçbir şey, hiç biri yakmıyor artık canımı! Bana bir telefon kadar yakın olan seninle görüşmüyor olmak zorundayken kimsenin imalı sözlerini ya da iğneleyen benzetişlerini sineye çekerek dert edecek değilim…

Seni pamuklara sarıp sarmalar gibi severken, özlerken yinede acı çekmeni istiyorum. Birlikte olmayı tercih ettiğin “ dost, sevgili “ dediğin insanların çok değil, azıcıkta olsa sana acı çektirmelerini istiyorum… Kimin gerçekte dengeli ya da dengesiz olduğunu yaşayarak, tecrübe ederek öğrenmeni istiyorum…

Çok mu şey istiyorum Çilek? Çok mu şey istiyorum…

Fotoğraftaki boynu bükük gülü hatırladın mı? Anneler gününde vermiştin hani…

O günden beri duruyor vazonun içinde. Seni düşündükçe öfkelendiğim anlarda bile elim varmadı çöpe atmaya… Çabuk solmasın diye çok uğraşmış bir sürü aspirin atmıştım suyuna. Yalnızca birkaç gün boynunu dik tutabilmeyi becerebilmiş, sonrasında yeniden fotoğraftaki boynu bükük haliyle başlamıştı solmaya…

Bunu verdiğin günü hatırlıyorum hala… Aralanan sınıf kapısı… gizli bir şeyler yapmanın heyecanını yüzünde yansıtan ve kapı aralığında beliren bir Çilek kafası… gözleriyle saymaya çalıştığı kadınlar… Tarih Hocası’nın önüne bir demet gülle dikilip içlerinden yalnızca bir tanesini veren ve sırayla her kadın arkadaşına gül dağıtan, herkesi bu jestiyle dumur etmenin mutluluğunu yaşayan bir Çilek…

O gün Gelincik yoktu sınıfta. ( Çilek’in şimdilerde birlikte olduğu sevgilisi… ) Şu Fenerbahçe maçını hep birlikte seyrettiğimiz güne denk gelmişti gülü verdiğin gün… Kafeye giderken Gelincik’e de bir gül almıştın…

Bir elin Gelincik’in bacağı arasındayken seyretmiştiniz maçı. Bende diğer 2 arkadaşla sohbet etmeyi tercih etmiştim o gün… Neden bir kadının bacak arasına elini koyma ihtiyacı hissediyorsun anlamıyorum hala. ( Özelliklede sevgilin olmayan bir kadının… ) Aynı şeyi ilk tanışmalarımızda bana da yapıyordun ya hani… sonrasında bana değer verdikçe, beni sevmeye başladıkça… ve gözündeki yerimi belirledikçe vazgeçmiştin bu dokunma şekillerinden…

Maç sonrasında ortamı terk etmek üzereyken masanın üzerinde bırakılan gülü fark edince uyarmıştın Gelincik’i “ Gülü almayacak mısın? “ diye… Oda senin hatırlatman sonrasında almıştı masanın üzerindeki gülü…

Limon ile birlikte evine gittiğim bir gün kapıyı açmak için anahtarlığını cebinden çıkardığında akbilini görmüş ve “ bu benim sana verdiğim akbil değil! “ diye suçlamıştım hemen kendisini.

Paralı olduğu dönemlerde her yere taksiyle gidip geldiği için toplu taşıma araçlarına binme gibi bir derdi yoktu beyefendinin. Sonra bir gün birlikte Cevahir’e gidip film seyretmiştik. Dönüşte metroya bindiğimizde de “ akbil almak için nereye başvurması gerektiğini “ sormuştu bana…

Çok şık bir anahtarlık almıştım ona. Noel hediyesi… ucunada akbili eklemiş öyle göndermiştim kargoyla… eline geçtiği zaman ve akbili gördüğünde tebessüm etmiş… Teşekkür etmek için aradığında söylemişti bunu bana… Aradan geçen 3 yıl sonrasında anahtarlığının değiştiğini fark ettim. Ne yaptın diye sormak aklıma gelmedi ama “ o benim aldığım akbil değil “ diye sorgulamıştım kendisini… ben sarı renk olduğunu hatırlarken onun kullandığı akbil kavuniçiydi… “ hayır canım bu senin bana aldığın akbil… başka bir akbil almadım hiç “ diye düşünmeden açıklamada bulundu hemen… renkleri karıştırmış olduğum konusunda şüpheliyim hala… Aldığım anahtarlığı kullanmayan bir adam beş paralık akbile neden sadık kalsın ki hem…

Bende senin gibiyim işte… Birine değer verip bir şeyler aldığımda ona kıymet verilsin, önemsensin istiyorum… ( Evinde kırdığım kupanın kulpu yüzünden beni nasıl azarladığını unutmuyorum hala… nasılda mahcup olmuştum o gün..)

Sana böyle Limon’u anlatıp duruyorum ya… zaman zaman gece yattığım zaman onu özlediğimi fark ediyorum. Sımsıkı sarılıp elini göğsümün üzerine koymuştu. Başını başımın üzerine dayayıp yüzüne dağılan saçlarımı düzeltmişti sonra…

Neden bu adamı bu kadar çok özlüyorum? Onu mu özlüyorum yoksa onunla yaşanan fiziksel birlikteliğimi karar veremiyorum hala…

Çok boktan bir durum bu! Hep yanlış adamlara âşık oluyorum. Biri beni yalnızca fiziksel birliktelik kurabileceği bir kadın gibi gördüğü için üzülüyor, öbürüde bir kadın olarak beni etkileyici bulmadığı için hayıflanıyorum…  İkisinin de tek ortak yanı… kendilerini kolayca verebilecek kadınlardan hoşlanıyor oluşları… ikiside sorumluluk almadan sevişmeyi tercih ediyor. İkiside yanlış seçimler yapıyor ve seçimleri sonrasında bir sürü insanın dırdırıyla uğraşmak zorunda kalıyor…

Bilmiyorum Çilek… neyi nasıl düşünmem gerektiğini inan bana bilmiyorum…